BÖLÜM DOKUZ
BEN BİR BÜYÜCÜYÜM
Büyücü olmam şu ana kadar başıma gelen en tuhaf, en güzel ve en kötü şeydi. Daha bu büyülü dünya hakkında hiçbir şey bilmeme rağmen bir büyücü olduğumu biliyordum.
Eğitmenim, tam bir büyücü görünümündeydi, elinde tuttuğu baston onu havalı gösteriyordu.
Tredon bana görüşürüz deyip diğer kardeşlerimi eğitmek için dışarıya çıktı. Ben ise bu beden eğitimi salonu büyüklüğündeki bu odada eğitim görecektim. Eğitmenim Kelostore bana sinsice bir bakış fırlatarak:
-“Ne kadar şey biliyorsun Kolston?” diye sordu.
-“Ee, hiçbir şey diyebiliriz.” dedim utanarak.
-“İşimiz biraz uzun sürecek o zaman. Bu arada duyduğun gibi benim adım Kelostore.” Dedi samimiyet ve sinsiliğin birbiri içine girmiş bir ses tonuyla bana bakarak “Adını söylemene gerek yok. Ee? İlk önce ne ile başlayalım Kolston?”
-“Ee, büyücülük hakkında hiçbir şey bilmiyorum, yani neler yapabileceğimi de bilmiyorum. Küçük şeylerle başlasak?” dedim, yer yarılsın da içine gireyim istiyordum bu arada.
-“İlk önce sana bir şeyi parçalama büyüsünü öğretsem? Olur mu Kolston?” dedi yine aynı ses tonuyla ve aynı sinsi ifadeyle.
-“Olur.” dedim “Ee, ne yapmam gerekiyor?”
-“Çok basit bir büyü, tek demen gereken elini parçalamak istediğin nesneye doğru yönelterek “Gyossa” demelisin. Bu kelime aynı zamanda neredeyse bütün büyü kelimelerin kökenidir. Mesela, Hantusreligiossa, Ontisyossa, Dysyossa ve bunun gibi şeyler, şimdi anladın mı?”
-“Evet, anladım, dikkat çekiciye benziyor.” dedim kendimi tutamayarak.
-“Çok haklısın” dedi Kelostore “çok haklısın, en güzel olan tarafı bir usta olmanın keyfi.
Ona bu kelimelerin anlamını sordum o da cevapladı, ben de denedim, gayet başarılıydım, çok keyifli bir işti aslında, kendimi diğer kardeşlerimden büyük hissediyordum.
Annem bu haberi duyunca hemen yanıma geldi. Onunla nihayet konuşabilecektim ve merak ettiğim şeyleri öğrenecektim. Eddie bile ona sarılabilmişti, ama ben daha ona bir şey bile söyleyememiştim, sadece “anne” diyebilmiştim.
Akşam yemeğinde bu sefer annemin yanına oturmuştum. Harry babamın yanına oturmuş Sofy’ye kılıç kullanışını sanki o bilmiyormuş gibi onu sıkarak anlatıyordu. Anlaşılan o da kendi kategorisinde başarılı olmuştu. Marry doktor olmuştu, Sofy okçu, Eddie’de kılıç kategorisindeydi. En ayrı kategoride ben vardım elbette. Benim yanımda Eddie ve Marry oturuyordu. Ben annemin yanındaydım. Nihayet dayanamayıp sordum:
-“Anne, artık konuşabilir miyiz?” diye sorduğumda annem bana gözyaşları süzülen gözleri ile baktı:
-“Tabi ki oğlum!” dedi ağlamaklı bir sesle.
O akşam yemeği tıpkı dünküne benziyordu, tek farkı, benim annemle oturmam ve konuşmamdı denebilir.
Akşam yemeğinden sonra annemle uzun zaman konuşup görüşme şansım oldu:
-“Anne benim asıl adım nedir?”
-“Sherman Kolston, oğlum”
-“Gerçekten mi anne, peki ben nerede doğdum?”
-“Sihirli Dünya’nın başkenti olan Macyossa’da benim canım oğlum”
Ve buna benzer şeyler işte, annem harika birisiymiş meğer, ben de daha önceleri annem çok kötü biriymiş de beni bırakmış, hah, her şeyi yanlış biliyormuşum meğerse bu hayatta. Ama şimdi doğru biliyordum her şeyi. Buradaki yaşamım normal yaşamımdan kat be kat daha güzel, daha geniş, daha eğlenceli. Keşke daha önceden gelmiş olsaydım buraya.
Her neyse, artık bir büyücüydüm.
Ama hala merak ettiğim bir şey vardı. Kayıp Sandık ve Protoks. Anneme Protoks’un neye benzediğini sorduğumda bana şu cevabı vermişti:
-“Güçlü kolları vardır. Kurt gibi uzun kulakları ve küçük bir boynuzu vardır. Gözleri beyaz bir ışık saçıyor, büyük ve kalın kuyruğunu da unutmamalıyız.” demişti.
Kardeşlerimle kaldığım odaya gittiğimde Eddie dışında herkes uyumuştu, Eddie’nin beni beklediğini düşündüm, yatakta kitap okuma pozisyonunda duruyordu, bana baktı ve üzerime üzerime yürüyerek:
-“Ne güzel bir hayat değil mi? Keşke burayı daha önce keşfetseydik ve kayıp sandık, senden onu bana getirmeni istiyorum” dedi kaba bir sesle (ki bu ses Eddie’ye ait değildi) sonra Eddie’nin yatakta yattığını fark ettim.
-“Protoks senden yana, sana dünyayı verecek, ama ona yardım edersen.” dedi sahte Eddie tüyleri ürperten bir sesle ve sonra toza dönüşüp yok oldu. Bu çok daha fazla garip ve şaşırtıcıydı.
Bunu kardeşlerime anlatmalıydım ama yarın. Büyük düşünceler içerisinde yatağıma girdim ve uykuya daldım. Gördüğüm kâbus şöyleydi:
Karanlık borular arasında ilerliyordum, sonra birden önüme Protoks olduğunu düşündüğüm yaratık çıkıyordu. Ardından ona yakalanmadan üstünde durduğum boru kırılıyor ve ben de karanlık bir odaya düşüyordum. Cebimden büyülü asamı çıkarıp ışık saçmasını sağlıyordum. Ve sonra Kayıp Sandık denilen şey beliriveriyordu. Sonra Protoks omzumu eliyle tutup “O bana ait” diyordu ve kâbusum sona eriyordu.